İstanbul’da 9-10 Ekim 2010 tarihlerinde verimli ve feyizli bir toplantı gerçekleştirildi. “Peygamber Yolu” başlıklı milletler arası bu ilmî toplantının gayesi şu idi:

Hz. Muhammed(sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz tarafından tebliğ edilen İlâhî mesajı Kur’ân ve Sünnet bütünlüğü içinde anlamak, onun insanlığa çizdiği geniş caddeyi göstermek, Peygamberimiz’in yüce nübüvvet makamının hukukunu anmak ve anlamak ve saf İslâm anlayışı adı altında dinin özüne dokunan ve medyada yer bulan bazı örselemeleri gidermek. Toplantıyı tertipleyen Yeni Ümit ile Hira dergilerinin sorumluları Dr. Ergün Çapan ile Nevzat Savaş’ı tebrik ediyoruz. Kur’ân’ın indirilişinin 1400. yılı bereketli geçiyor. 26-27 Haziran 2010’da düzenlediği “Kur’ân ve İlmî Hakikatler” uluslararası sempozyumundan sonra bu toplantı, Yeni Ümit dergisinin aynı yıl içinde gerçekleştirdiği ikinci sempozyum oldu. İSAV bu günlerde (15-17 Ekim 2010) milletlerarası “Vahyin nüzulünün 1400. yılında Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)” ilmî toplantısını icra edecek. Ayrıca 3-4 Aralık 2010’da “Kur’ân Tefsiri ve Toplum” konulu bir sempozyum hazırlıyor. Ayrıca İstanbul Üniv. İlahiyat Fakültesi, Marmara Üniv. İlahiyat Fak., İRCİCA, İSAM gibi kurumlar da programlar düzenlemiş durumdalar. Bunlardan başka çeşitli vakıf ve derneklerin de yoğun faaliyetleri inşallah bu seneyi dolduracak.

Yapılan sempozyumların bazıları ihtisas toplantısı olup uzmanların tartışmalarına, farklı görüşlere daha fazla yer veriyor. Bazıları ise dinen ve ilmen kabul edilen bir kısım esasları ilmî ölçülerle inceleme, temellendirme ve ihtisasın sonuçlarını ilgi duyan geniş kitleye ulaştırma gayesine yöneliyorlar. Böylece değişmeyen gerçekler güncelleştiriliyor, yaşadığımız çağda onları nasıl anlayıp uygulayacağımız ele alınıyor. Makalemizin konusunu teşkil eden toplantı, ikinci nevi ilmî toplantılardan oldu. Ama unutmadan belirtelim ki, tebliğlerden sonra, gerek katılımcılara, gerek dinleyicilere soru sorma imkânı tanındı ve cevaplar verildi.

Kur’ân ile Sünnet’in ayrılmaz bir bütün teşkil etmesi, hadîslerin İslâm’ın ikinci kaynağı olması, Peygamber yolunun evrenselliği ve aklî temeli, Peygamber yolunun tevhid inancı ve Allah Tealâ’nın sıfatları, Kader inancının Sünni şekli ve bu konunun hassas noktaları, Peygamber yolunun ahlâkî temelleri, Ashabı Kiram’ın dindeki yeri, Peygamberlerin başlıca sıfatları, özellikle ismet (günahtan korunmuş olmaları), Ehl-i Beyt’in İslâm’a hizmetteki mevkileri ve Ümmetin onlara sevgileri, Aile hukuku , özellikle nikah konusundaki hassasiyetler, Müslümanların davranışlarını değerlendirme konusundaki ölçüler, tekfir (kafir sayma) konusunda gösterilmesi gereken titizlik, Peygamber yolunun öğrettiği kalb ve ruh hayatı, kazandırdığı mânevî zenginlik gibi konularda ülkemizin çeşitli İlahiyat Fakültelerinden öğretim üyeleri, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde çalışan uzmanlar doyurucu, ciddi tebliğler sundular. Sunumlar –ister istemez- özet hâlinde oldu, fakat geniş tebliğlerin kitap hâlinde yayınlanacağı bildirildi. Böylece kalıcı, mufassal kaynaklara da ulaşabileceğimizi öğrendik. Özellikle Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, Mısır Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Cum’a, Fas Kırallığı Âlimler Akademisi genel direktörü Prof. Dr. Ahmed Abbadi, Suriye’den dünya çapında tanınmış âlimler Prof. Dr. Muhammed Said Ramazan el-Buti ile Prof. Dr. Vehbe Zuhayli gibi zevatın katılmaları, toplantıya ciddi bir ağırlık kazandırdı. Bundan başka Nijerya, Kenya, Hollanda, Almanya gibi ülkelerden de ilim adamları dinleyiciler arasında yer aldılar. Açılış konuşmasında Sayın Bardakoğlu Hz. Peygamber’in Sünnet’inin fert ve toplum hayatındaki önemini vurguladı. İki açılış tebliğinden birincisinde Ali Cum’a Hoca Efendi “Peygamber Yolunun Öteki ile Birlikte Yaşama Esasları”nı anlattı. İkincisinde ise Hayrettin Karaman Hocaefendi, Müslümanların ana gövdesini teşkil eden Ehl-i Sünnet ve’l-cemaatın tutumunu, Müslümanların 7/8 i olan Ehl-i Sünnet’in gerçek İslâm’ı temsil edip diğer İslâmî gruplar ve gayrimüslimlerle matlup olan diyaloga müsait olduğunu ifade etti. Her gün ailece az da olsa Siyer dersi yapmanın önemini belirtti.

Memleketimizin yetiştirdiği seçkin ilim kadrosundan eski Milli Eğitim Bakanı -ve Hükümeti temsilen katılan- Doç. Dr. Hüseyin Çelik, DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Bşk. Prof. Dr. Hamza Aktan, Prof. Dr. Raşit Küçük, 29 Mayıs Üniv. Rektörü Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Prof. Dr. Faruk Beşer ve isimlerini maalesef saymamız mümkün olmayan İlahiyat Fak. dekanları, öğretim üyeleri, müftüler, vaizler, imamlar, din kültürü ve ahlak dersi öğretmenleri, İlahiyat öğrencileri ve diğer seçkin bir dinleyici kadrosu toplantıya önem kattılar. Konu ile doğrudan doğruya ilgili bu muhatap kitlesinin katılmaları, genellikle dikkat çekip isabetli bulundu. İslâm’ı anlatırken bir bilinç kontrolü yapıp “Anlattıklarımız nasıl algılanıyor, ne gibi eksik veya hatalar yapabiliyoruz, bazen üslubumuzda değişiklik yapmamızda yarar olabilir mi?” hususlarında bir durum değerlendirmesi ve tecrübe alış–verişi imkânı buldular. Toplantıdaki konuşmalar Türkçe ve Arapça simültane tercüme edildi. Yaklaşık bin kişilik salon tamamen dolu olduğu gibi bitişik alanlarda da ayrıca bin kadar kişi kurulan ekranlardan konuşmaları izlediler. Muhatapların ekserisinin konuşmaları iyi takip edip anladıkları, daha tercüme tamamlanmadan verdikleri tepkilerden anlaşılıyordu. A. Bardakoğlu, yurt dışından gelen misafirler ve H. Karaman gibi hocalar, toplumun bu konuda dikkatlerinin çekilmesini ve zamanlamayı da isabetli bulduklarını ifade ettiler. Fethullah Gülen Hocaefendi gönderdiği mesajda: “Hayatlarını dini yüceltmeye adamış ilim ve fikir adamlarının, dinimizin özündeki güzellikleri, keza bu günümüz ve yarınımız adına vaad ettiklerini, dinî hayatın bağrında gelişen ruhî tekâmülü, bir seferberlik ruhuyla çevrelerine anlatmaları gerekmektedir. Zîrâ bir mümin, ancak kendince yaşama ve yaşatma azmi içinde bulunduğu sürece ayakta kalabilir ve devrilmekten kurtulur (…) Keza bir Müslüman asla kendi değerlerini ihmal etmemeli, yabancı kaynaklardan istifadeyi de kendi temel disiplinlerinin vizesine bağlamalı ve dışarıdan alacağı her şeyi süzerek almalıdır.” diyerek, adeta toplantının esas maksadına vurgu yaptı.

Kısa bir makalede bu geniş ilmî toplantıda ifade edilen konuları özetlemek imkânsız. Genel bir fikir vermek üzere, M. Said Ramazan el-Buti’nin konuşmasını, nümune olarak arz edebileceğimi düşündüm. O hülasa olarak şöyle dedi: Müslümanlar, Kur’ân’ın, Allah’ın kelâmı olduğunda müttefiktirler. Keza ondan kastedilen manaların geçerli olduğunu kabul etmekte de ittifak ederler. Öyleyse ihtilaf nereden çıkıyor? Caiz olan içtihad farklılığından. Fakat şuna dikkat etmeliyiz ki ihtilaf, daha çok, şartlarını haiz olmayan noksan ve kifayetsiz içtihatlardan ileri gelmektedir. Meselâ bir şahıs çıkıp İslâm’da kişilerin kutsallaştırılmasının, hattâ Hz. Peygamber’in kutsallaştırılmasının söz konusu olmadığını ileri sürüyor. Buna dair ayetlerden delil getiriyor. Huneyn Gazvesi akabinde ganimet taksimi hâdisesini misal veriyor. Ensar’dan bir kısım zatların “Adil bir taksim yapılmadı.” diyerek Hz. Peygamber’i tenkid etmelerini delil olarak zikrediyor. Bunlar doğru. Fakat burada kalıyor. Oysa hâdisenin devamı vardır. Hz. Peygamber bunu duyunca Ensar’ı toplamış, esas maksadını anlatmış, yeni Müslümanları destekleme ihtiyacı olduğunu, kendisinin Mekke’de kalmayıp kendileriyle beraber Medine’ye döneceğini ve daha birtakım irşadları etkili bir şekilde ifade ettikten sonra “İstemez misiniz ki bazıları koyun ve deve sürüleri ile giderken siz Resulullah’ı alarak dönesiniz?” dedi. Onları ikna etti. Olar pişman olup “Allah’a ve Resulüne inanıp teslim olduk!” dediler. İşte hâdisenin devamı anlatılmazsa, buradan yanlış hüküm çıkaranlar boy gösteriyor. Kur’ân’ın maksatlarını anlamak için ihlâslı âlimlere müracaat edelim. Bazen ortalıkta slogan savaşı görülüyor. Bundan kaçınalım. Meselâ “İslâm düşüncesi” “İslâm düşünürü” gibi tabirlerden uzak durulmasını tavsiye ederim. Bunlar vahiy tarafını gölgede bırakabiliyor. Böyle bir yaklaşım Kur’ân’ı, hevâsına göre anlama kapısı açıyor. Gerek fert, gerek cemaat enaniyetinden kaçınmalıyız. Cenab-ı Allah’ı çok zikredip marifetullah, muhabbetullah tarafında ilerlemeye çalışmalıyız. Nefsimizin kötü istekleri ile mücahede ederek, onu arındırarak, din düşmanlarına karşı tek yürek, tek yumruk hâlinde birleşmeliyiz. Nimetleri, gerçek sahibi olan Allah’tan bilmeliyiz. Allah’ın üzerimizdeki nimetlerini düşününce O’na âşık olmamak mümkün değil. Gelin, bu toplantının bir semeresi olarak birlik sözü verelim, kin ve tefrikadan uzak duralım. Hak yoldan sapanlar için sadece hidayet dileyelim.” İlmî delile dayanmak, Kur’ân’ın geniş caddesinde yürümek, bütün Müslümanları kucaklamaya çalışmak, fakat hata ve noksanları varsa onları teşhir etmeksizin, yumuşak üslûpla işin doğrusunu göstermek, şeklinde özetleyebileceğimiz M. Said Ramazan Hoca’nın bu yapıcı üslubu, bütün konuşmacıların uyguladığı tarz oldu.

Vehbe Zuhayli şunları vurguladı: Pegamberimiz’in Sünnet’i Kur’ân’dan ayrılamaz. Zîrâ Sünnet’in hüccet olduğuna dair yüzlerce âyet var. Sünnet’te tafsilâtlı olarak bulunup Kur’ân’da sarih şekilde göremediğimiz şüf’a, muhayyerlik gibi çok ahkâm var. Sünnet olmazsa, Kur’ân’ın ahkamı tatbik edilemez. Kur'ân gibi Sünnet de Allah’ın koruması altındadır. Onun içindir ki İslâm tarihinin başlangıcından beri günümüze kadar, Sünnet’i red gayretleri akîm kalmıştır. İslâm ümmetinin kimliğini inşa etmede Sünnet’in büyük rolü vardır. Sünnet’in, İslâm medeniyetinin bünyesini kuran bir özelliği bulunmaktadır. İslâm’ı bu kimliğinden mahrum bırakmak isteyenler, bazı bahanelerle Sünnet’ten kurtulmak istiyorlar. Ahmed Abbadi: “Sünnet sağlam bir kaledir. Bu muhkem kaleye başını vuran, sadece kendi boynuzlarını kırar, başka bir zarar veremez.” dedi.

Ali Bulaç, Hz. Peygamber’in vahyin postacısı olmayıp aklı, kalbi ve bedeni ile vahyi özümseyip öz benliğinde yaşadığını söyledi. Onun ayrıca vahyi ulaştırma (tebliğ), müminleri manen arındırma (tezkiye) ve neticeye şahitlik etme görevleri vardı. Vahyin model seçtiği ilk cemaati böylece yetiştirdi. Kur’ân’da, Kitap’tan ayrı olarak zikredilen Hikmet, İmam Şafii’nin dediği gibi Sünnet’tir. Ferdî akıl hakikati bulabilir ve İlâhî iradeye muvafık bir hayat sürdürebilir mi? Avrupa’nın Aydınlanma Felsefesi “Evet!” diyor. Oysa bu modern akıl problemlidir. Zîrâ Allah’ın insana üflediği ruh nefhasını bilmez ve kabul etmez. Diğer taraftan akıl bizi yanıltabilir. Onun içindir ki modern insan; kendisiyle, çevresiyle ve Rabbi ile çatışma hâlindedir. Bir kurtarıcıya ihtiyacı vardır. O da Peygamber yolunun vahiy ışığı ile eğitimidir. Nebevî eğitimin mânevî ve kalbî boyutunu güzelce açıklayan Prof. Dr. Abdülhakim Yüce, Peygamberimiz’in Sahabeye en yüksek hedef olarak “Allah rızası”nı gösterdiğini ifade etti. Bu eğitim, insanı ruh ve beden bütünlüğü içinde gören, her iki tarafın ihtiyaçlarını dengeli biçimde sağlayan, geniş cadde ve selametli yol olan Sahabe mesleğidir. Bu yolun alametleri: 1-Allah’ın rızasını arama 2-Engin ibadet hayatı 3-Güzel ahlâktır.

Hamza Aktan’ın vurguladığı bazı hususlarla yazımızı bitirelim: “Kerim Rabb’imiz biz insanları yarattıktan sonra kendi hâlimize terk etmedi. Efendimiz’i göndermek suretiyle doğru yolu göstererek en büyük lütufta bulundu. Hak yol, sadece onun yoludur. Yetiştirdiği Sahabe nesli bize güzel bir model oldu. Onlar, Peygamber yolunu dünyanın büyük bir kısmına ulaştırdılar. Çok şükür, günümüzde de bu yolda hizmet için seferber olanlar var. Sahabe gibi, mezarları çeşitli ülkelerde kalanlar var. Bunların da heyecanları bitmiyor, yapılan iltifatlar onları gevşetmiyor. Bu nesil de Rabb’imizin bize bir lütfudur. Biz Diyanet İşleri Başkanlığı olarak cami dersleri programlama, tefsir, hadîs ve siyer dersleri verme hazırlığı içindeyiz.”
Peygamber yolu, asırlardan beri elbette çok iyi bilinmektedir. Fakat her nesil, bulunduğu zaman ve mekândan ona bakarak, yaşayışında onu nasıl güncelleştireceğini düşünme durumundadır. Yaşadığımız hayat realitesi içinde çok sorunlarla karşılaşıyoruz. Bu durumlarda kendi kendimize: “Peygamber Efendimiz olsaydı ne yapardı?” diye sormamız gerekir. Bu suale güzel cevap vermek için onu iyi tanımak, öğretimini özümsemek, Sünnet’ini tatbik ede ede onunla hemhal olmak lazım gelir. Onun kutlu siretini o kadar iyi öğrenmeliyiz ki, faraza, geniş bir cadde içinde yüzlerce insan arasında zuhur etse derhal O’nu seçebilmeliyiz. Diğer taraftan, O’nun öğrettiklerini öylesine özümseyip yaşamalıyız ki, O da yüzlerce kişi arasında bizi gördüğünde “Bu, benim ümmetimden.” deyip sahip çıkabilmelidir.

*Marmara Üniv. İlâhiyat Fak. Em. Öğretim Üyesi This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

 

 

Okul Zil Programı

yilsoftzil

9786059223690
logo5

Esma-ül Hüsna

Ziyaretçi İstatistikleri

Bugün338
Dün394
Bu hafta732
Bu ay6241
Hepsi809459