Geçen hafta, “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” anlamındaki söz üzerinde dururken bu sözün “hadis” olarak sabit olmadığını, ancak anlamının doğru olduğunu söyleyen alimler bulunduğunu belirtmiştim.

Ali el-Karî, el-Mevridu’r-Revî fi’l-Mevlidi’n-Nebevî isimli risalesinde konuyla ilgili oldukça dikkat çekici şeyler söyler. Evvela “Adem su ile çamur arasındayken ben nebi idim” rivayetini zikredip, “Her ne kadar bazı Hadis hafızları, “Bu rivayeti bu lafızla bulamadık” demişse de, manası sahih tariklerle gelmiştir.” Bu çerçevede el-Karî, “Adem ruh ile ceset arasındayken ben nebi idim” hadisini ve bu anlamdaki birkaç rivayeti zikreder.

Tam bu aşamada sorulması gereken kritik soru şudur: Hz. Adem (a.s)’ın yaratılış sürecinin henüz tamamlanmadığı bir aşamada Efendimiz (s.a.v)’in “nebi/peygamber” oluşu ne anlama gelmektedir?

Bu soruya “Efendimiz (s.a.v) Allah Teala’nın ilminde peygamber olduğunu anlatmak istemiştir” şeklinde cevap vermek açıklayıcı değildir. Zira Allah Teala’nın ilminde peygamber olmak bakımından Efendimiz (s.a.v)’le diğer peygamberler arasında herhangi bir fark yoktur. O halde Efendimiz (s.a.v) bu ifadeyle daha farklı, daha “özel” bir şey anlatıyor olmalıdır.

Ali l-Karî bu soruya cevap teşkil edebilecek izahı İmam es-Sübkî’den şöyle nakleder: “Ruhlar bedenlerden önce yaratılmıştır. Efendimiz (s.a.v), “Ben nebi idim” sözüyle, ruh-i şerifine veya hakikatlerinden bir hakikate işaret etmektedir ki, onları Allah’tan ve lütfuyla muttali kıldığı kimse(ler)den başkası bilmez. Sonra Allah Teala, o hakikatten dilediği şeyi dilediği vakitte (dildiğine) verir. İşte Efendimiz (s.a.v)’in hakikati, Allah Teala’nın Hz. Adem (a.s)’ın hilkati sürecinde ona verdiği nübüvvet vasfı olabilir ki, o hakikati, O’nun nübüvvetine hazır bir şekilde yaratmış ve ona o vakit nübüvvet vasfı vermiştir. O bu suretle nebi olmuş ve melekler ve başka varlıklar O’nun ind-i ilahîde ne yüce bir mevkie sahip olduğunu bilsin diye adı Arş’a yazılmıştır. Binaenaleyh her ne kadar o hakikatle muttasıf mübarek bedeni daha sonra yaratılmış ise de, Efendimiz (s.a.v)’in hakikati o vakitten beri mevcuttur. O’na nübüvvet, hikmet ve hakikatinin diğer vasıflarının verilmesi işi de o zaman tamamlanmıştır. O’nun kemalatı bedeni yaratıldıktan sonraya bırakılmayıp kendisine önceden verilmiştir. Tehir edilen, O’nun bedensel oluşumu ve dünyaya en mükemmel şekilde gelene kadar temiz sulblerde ve rahimlerde nakledilmesidir –Allah’ın salat ve selamı üzerini olsun–.

“Bahse konu rivayetin, Efendimiz (s.a.v)’in peygamber olacağının Allah Teala tarafından bilindiğini anlattığını söyleyenler, yukarıda anlattığımız manaya vakıf olamayanlardır. Çünkü Allah Teala’nın ilmi bütün eşyayı kuşatmıştır. Hz. Adem (a.s)’ın hilkatinin henüz tamamlanmadığı bir vakitte Efendimiz (s.a.v)’in peygamberlik vasfına sahip olduğu ifadesinin, O’nun nübüvvetinin o vakit sabit olduğu şeklinde anlaşılması gerekir. Aksi halde Efendimiz (s.a.v)’in nübüvvetinin zikredilmesinin özel bir anlamı olmazdı. Zira bütün peygamberler Allah Teala’nın ilminde peygamberdirler!”

Daha sonra el-Karî, Sahîhu’l-Buhârî şarihi el-Kastallânî’den şu nakilde bulunur: “Bize Ebû Sehl el-Kattân’ın Emâlî’sinden bir cüz zımnında, onun Sehl b. Sâlih el-Hemedânî’den nakli olarak şöyle rivayet edildi: “Ebû Ca’fer Muhammed b. Ali’ye (İmam Muhammed el-Bâkır, E.S), “Peygamberlerin sonuncusu olarak gönderilmişken Hz. Muhammed (s.a.v) nasıl oluyor da diğer peygamberlerden önce geliyor?” diye sordum. Şöyle dedi: “Allah Teala ademoğullarının zürriyetlerini, kendilerini kendilerine şahit tutarak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğunda Hz. Muhammed, “Evet (Sen bizim Rabbimizsin)” diyenlerin ilkiydi.”

el-Karî’nin alıntıladığı ifadeler, İmam es-Sübkî’nin Fetâvâ’sında geçiyor. Ancak el-Karî’nin, alıntıyı harfi harfine değil, bazı tasarruflarla ve muhtasar olarak aktardığı anlaşılıyor. İmam es-Sübkî’nin konuyla ilgili tespitleri son derece önemli olduğu için olduğu gibi aktarmakta büyük fayda var.

İmam es-Sübkî, konu hakkında söylediklerini, “Hem Allah vaktiyle Peygamberlerin şöyle misakını almıştır: ‘Celalim hakkı için size kitap ve hikmetten her ne verdimse, sonra size beraberinizdekini tasdik eden bir Resul geldiğinde ona mutlaka iman edeceksiniz ve kesinlikle ona yardımda bulunacaksınız, buna ikrar verdiniz mi ve bunun üzerine ağır ahdimi boynunuza aldınız mı?’ buyurdu. ‘Ikrar verdik’ dediler, ‘Öyle ise, buyurdu, şahit olun ben de sizinle beraber şahitlerdenim” mealindeki ayet üzerine bina etmektedir.

Tefsirlerin hemen tamamında bu ayette kastedilen “Resul”ün Efendimiz (S.A.V.) olduğunun zikredildiğini görüyoruz. Gerçekten de ayette, Peygamberler tarihinden bildiğimin, okuduğumuz durumun tam tersini gösteren bu muhteva var. Normalde her peygamber (nebi), kendisinden önce gönderilmiş peygamberin (resulün) getirdiği kitap ve şeriatı ihya/tecdid ile ona tabi olurken, bu ayette önce gelen peygamberden, kendisinden sonra gelecek peygambere ittiba ve yardım etmesi emredilmektedir. Kendisinden bu ahdin alındığı peygamberler arasında Hz. Âdem (A.S.)’ın da bulunduğu bedihîdir. Dolayısıyla O’nun da Efendimiz (S.A.V.)’e tebeiyeti bahis konusu olmaktadır.

Bu hususu akılda tutarak İmam es-Sübkî’nin söylediklerine geçelim:

“Burada Hz. Peygamber (S.A.V.)’in derecesini yükseltme ve kadrini yüceltme bulunduğu açıktır. Bunun yanında, söz konusu ayet şunu anlatmaktadır: O, öbür peygamberlerin zamanında geldiği takdirde, onlara da gönderilmiş olacaktır. Bu suretle O’nun nübüvvet ve risaleti, Hz. Âdem (A.S.)’den kıyamet gününe kadar gelecek bütün mahlûkata şamil olacak, bütün peygamberler ve ümmetleri de O’nun ümmeti olacaktır. Bu durumda Efendimiz (S.A.V.)’in, ‘Ben bütün insanlara gönderildim’ sözü sadece kendi zamanından başlayarak kıyamete kadar gelecek olanlara yönelik değildir; bilakis onlardan öncesine de şamildir.”

Böylece, “Âdem (yaratılış sürecinde) ruh ile beden arasındayken ben peygamberdim” hadisinin anlamı da tebeyyün etmiş olmaktadır. Bu hadisi, Hz. Peygamber (S.A.V.)’in, peygamber olacağının Allah Teala’nın ilminde mevcut bulunmasıyla açıklayanlar bu noktaya vakıf olamayanlardır. Çünkü Allah Teala’nın ilmi bütün eşyayı kuşatmıştır. Hz. Peygamber (S.A.V.)’in o vakit peygamber olmakla tavsif edilmesi, o vaktin O’nun peygamberliğini sabit olmasını gerektirir. Bu sebeple Hz. Âdem (A.S.), O’nun adını Arş’ta “Muhammedun Resûlullâh” şeklinde görmüştür.

Devam edecek.

‘Levlâke’ Rivayeti ve Nur-u Muhammedî Meselesi II

Ebubekir SİFİL

Hz. Âdem (A.S.) “ruh ile beden arasında”yken, yani yaratılış süreci tamamlanmamışken Efendimiz (S.A.V.)’in peygamber olması ne demektir? O süreçte Efendimiz (S.A.V.)’in ne ruhu ne bedeni varlık âlemine çıkarılmıştır! Böyleyken “nübüvvet” vasfının mahalli neresidir?

Konuyla ilgili olarak İmam es-Sübkî’den alıntıya revam ediyoruz:

“(…) Dolayısıyla bunun (Efendimiz (S.A.V.)’in nübüvvetinin, E.S.) kaçınılmaz olarak o vakit mana olarak sabit bulunmuş olması gerekir. Bundan maksat Efendimiz (S.A.V.)’in nübüvvetinin ilm-i ilahîde “ileride olacak” bir husus olarak bilinmesi olsaydı, Hz. Âdem (A.S.) ruh ile beden arasındayken O’nun nebi olmasının herhangi bir hususiyeti olmazdı. Çünkü Allah Teala o vakit de daha önce de (sadece O’nun değil, E.S.) bütün peygamberlerin peygamber olacağını bilmekteydi. Bu itibarla, burada Efendimiz (S.A.V.)’e mahsus bir durum bulunduğunu kaçınılmaz olarak söylemek durumundayız. Efendimiz (S.A.V.), ümmetine, kendisinin Allah Teala katındaki yüce mevkiini bildirmek için ve böylece ümmeti için bir hayır hâsıl olsun diye bu durumu böylece haber vermiştir.

Eğer, burada Efendimiz (S.A.V.)’in kadrinin nasıl olup da (diğer peygamberler için söz konusu olmayan) bir şekilde yüce olduğunu anlamak istiyorum. Zira ‘nübüvvet’ bir vasıftır ve bu vasıfla muttasıf olan kişinin (Efendimiz (S.A.V.)’in, E.S) fiilen mevcut olması ve 40 yaşına ulaşmış olması gerekir. Bu durumda nasıl oluyor da O, var edilmeden ve risaletle görevlendirilmeden önce ‘peygamberlik’le tevsif ediliyor? Eğer bu durumda O’nun ‘peygamber’ olarak tavsif edilmesi doğruysa, aynı durum diğer peygamberler için de geçerli olur, denecek olursa şöyle derim:

Allah Teala’nın ruhları bedenlerden önce yarattığı bize bildirilmiştir.  Efendimiz (S.A.V.)’in ‘… nebi idim’ sözü, ruh-u şerifine ve ‘hakikat’ine işaret olabilir. Bizim aklımız ‘hakikat’leri tanımaktan acizdir; onları ancak Yaratıcı ve bir de O’nun ilahî bir nurla desteklediği kimseler bilir. Öte yandan Allah Teala o hakikatlerden dilediği her bir hakikati dilediği zaman (dilediği kimseye) verir. Efendimiz (S.A.V.)’in hakikatine Allah Teala, Hz. Âdem (A.S.)’ı yaratmadan önce o vasfı vermiş olabilir. Şöyle ki: O’nun hakikatini, O’nun nübüvvetine elverişli/hazır şekilde yaratmış ve bu vasfı o hakikate nüfuz ettirmiştir (ifâda). Efendimiz (S.A.V.) bu şekilde nebi olmuş ve ismi Arş’a yazılmıştır. Allah Teala O’nun, yüce katındaki değerini kendilerine bildirmek için meleklerine ve başkalarına O’nun risaletini haber vermiştir. Şu halde her ne kadar nübüvvet’le muttasıf mübarek bedeni daha sonra var edilmiş ise de, Efendimiz (S.A.V.)’in hakikati o vakit mevcut idi. O’nun hakikatinin, ilahî hazretten kendisine bahşedilen o yüce vasıflara sahip olması, o vakit hâsıl olmuş bir durumdu. Peygamber olarak gönderilişi ve tebliğ, O’nun mübarek bedeninin –ki tebliğ vazifesi bedeninin var edilişiyle hâsıl olacaktır– tekâmülünün tamamlanması için geriye bırakılmıştır. O’na Allah Teala cihetinden bahşedilen ve mübarek zatının ve hakikatinin (nübüvvete) elverişli/hazır olması cihetinden sahip olduğu özelliklerin tamamı önceden verilmiştir; bunlarda daha sonraya bırakılan herhangi bir husus yoktur. Aynı şekilde O’nun ‘nübüvvet’ vasfına hazır olması, kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verilmesi de böyledir. Sonraya bırakılansa O’nun tekevvünü ve dünyaya gelene kadar (atalarının sulbünde nesilden nesile) nakledilişidir…

Allah Teala bu yüce mevkii, O’na, hiç şüphesiz O’nu var ettikten sonra da dilediği gibi verebilirdi. Şüphe yok ki Allah Teala, olan her şeyi ezelde bilmektedir. Bizler O’nun bu ilmini, aklî ve şer’î deliller vasıtasıyla biliyoruz. İnsanlar bu ilmin konusu olan şey zuhur ettiğinde, Hz. Peygamber (S.A.V.)’in nübüvvetini, Cibril (A.S.) kendisine ilk vahyi getirdiği zaman kendilerine ulaşan bilgi vasıtasıyla bildiler. Bu, Allah Teala’nın malumatı cümlesinden olarak, kendisiyle muttasıf bir mahalde kudretinin, iradesinin ve ihtiyarının eserlerinden biri olarak işlediği fiillerden bir fiildir.”

Rivayet tefsirlerinde, 7/el-A’râf, 172 ayetinin tefsiri sadedinde bu konudaki rivayetleri topluca görmek mümkündür. Ruhların bedenlerden 2 bin sene önce yaratıldığını ifade eden hadis çok zayıftır. İbn Abbâs (ra.)’dan nakledilen ve ruhların bedenlerden 4 binsene önce yaratıldığını anlatan rivayet ise batıl/asılsızdır. Bkz. İbn Hacer el-Heytemî, el-Fetâva’l-Hadîsiyye,  116.  İbnu’l-Kayyım Kitâbu’r-Rûh’ta  (210 vd.) ruhların bedenlerden sonra yaratıldığı görüşünü savunmuşsa da, el-Aclûnî Keşfu’l-Hafâ’da, “el-Ervâh cunûdun mücennede…” rivayeti üzerinde dururken ruhların bedenlerden önce yaratıldığı görüşünün tercihe şayan olduğunu söylemiş, hatta İbn Hazm’ın, bu konuda icma bulunduğunu söylediğini nakletmiştir. İbn Hazm’ın buradaki “icma”yla, “ekseriyetin ittifakı”nı kasdettiğini söylemenin isabetli olacağı açıktır. Zira konu hakkında ihtilaf bulunduğu malumdur.

İmam es-Sübkî’nin konu hakkındaki ifadelerine alıntılamaya devam ediyoruz:

“Bunlar iki mertebedir ki, ilki bürhanla bilinir; ikincisi ise gören gözlere ayandır. Bu iki mertebe arasında yüce Allah’ın fiillerinden oluşan ve O’nun ihtiyarıyla meydana gelen vasıtalar vardır. Bunlardan bir kısmı meydana geldiğinde, bir kısmı ise daha sonra mahlûkatın bir kısmına zahir olur. Yine bunlardan bir kısmı da vardır ki, mahlûkattan herhangi birisine zahir olmasa da, onunla söz konusu mahal için bir kemal hâsıl olur.

Bu da ikiye ayrılır: Yaratıldığında bu mahalle mukarin olan kemal ve daha sonra hâsıl olan kemal. Bunun bilgisi bize ancak haber-i sadık ile gelmiştir.

Hz. Peygamber (S.A.V.) mahlûkatın en hayırlısıdır; herhangi bir yaratılmış için O’nun kemalinden daha büyük bir kemal ve O’nun mevkiinden daha şerefli bir mevki söz konusu değildir. Bu kemalin, daha Hz. Âdem (A.S.) yaratılmadan önce yüce Allah’ın dilemesiyle Hz. Peygamber (S.A.V.) için hâsıl olduğunu sahih haber vasıtasıyla öğreniyoruz. Allah Teala o vakit Hz. Peygamber (S.A.V.)’e nübüvvet vermiş; daha sonra da O’nun kendilerinden daha mukaddem olduğunu, dolayısıyla kendilerinin de nebisi ve resulü olduğunu bilsinler diye peygamberlerden ve onların ümmetlerinden misaklar almıştır. Bu misaklarda istihlaf (sonra gönderilme) manası da vardır. Bu sebeple ayette geçen ‘le tü’mimünne’ ve ‘le tensurunne’ kelimelerinde ‘yemin lâmı’ (lâmu’l-kasem) yer almıştır. (…)

Bu anlatılanları anladıysan öğrenmiş bulunuyorsun ki Hz. Peygamber (S.A.V.), ‘peygamberlerin peygamberi’dir. Bu sebeple ahirette bütün peygamberler O’nun sancağı altında toplanacaktır. Bu dünyada da öyledir. İsra gecesi onlara imam olup namaz kıldırmıştır. Eğer O, Âdem, Nûh, İbrahîm, Mûsa, İsâ (aleyhimüsselamdan biri) zamanında gelmiş olsaydı onlara da, ümmetlerine de O’na iman ve yardım etmek vacip olurdu. Allah Teala onlardan bu suretle misak almıştır. Dolayısıyla Hz. Peygamber (S.A.V.)’in onlara yönelik nübüvvet ve risaleti, kendisi için hâsıl olmuş bir manadır. Söz konusu nübüvvet ve risaletin semeresi (somut neticesi), onların bir araya gelmesine bağlıdır. Bunun zamanda geriye bırakılmış olması onların mevcudiyetiyle ilgilidir; yoksa Hz. Peygamber (S.A.V.)’in bu sıfatlarla muttasıf olmamasıyla değil. Fiilin varlığının, fiilin mahalli tarafından kabul edilmesine bağlı olmasıyla failin ehliyetine bağlı olması arasında fark vardır. Konumuz bakımından söyleyecek olursak, burada failin ehliyetiyle ve Hz. Peygamber (S.A.V.)’in şerefli zatıyla ilgili herhangi bir mesele yoktur. Mesele, (O’na iman ve yardım edecekleri konusunda kendilerinden misak alınan) peygamberlerin yaşadığı zaman dilimi ile ilgilidir. Şayet O, onların yaşadığı zaman diliminde gönderilmiş olsaydı, hiç şüphesiz kendisine ittiba etmeleri vacip olacaktı. Bu sebeple Hz. İsa (A.S.) zatında aziz bir peygamber olduğu halde, ahir zamanda -bazılarının zannettiği gibi bu ümmetin herhangi bir ferdi olarak değil-  O’nun şeriatıyla amel eden bir peygamber olarak gelecektir.

Evet, O, ancak Hz. Peygamber (S.A.V.)’e ittiba edecek olması hasebiyle bu ümmetin bir ferdidir; ancak O, doğrudan Kur’an ve Sünnet’le amel ederek Hz. Peygamber (S.A.V.)’in şeriatıyla hüküm verecektir. Hz. Peygamber (S.A.V.)’in şeriatında mevcut emir olsun, nehiy olsun bütün hükümler ümmetin diğer fertlerine müteveccih olduğu gibi O’na da müteveccihtir. Ancak bu durumda da O aziz bir peygamberdir; bu vasfında herhangi bir noksanlık bulunması söz konusu değildir.

Aynı şekilde Hz. Peygamber (S.A.V.), O’nun zamanında veya Mûsâ, İbrâhîm, Nûh, Âdem peygamberler (hepsine selam olsun) zamanında gönderilmiş olsaydı, o peygamberler ümmetlerine yönelik nübüvvet ve risalet vasfını taşımaya devam ediyor olmakla birlikte Hz. Peygamber (S.A.V.) onlara nebi ve hepsine birden resul olarak gönderilmiş olacaktı.”

Devam edecek.

 

 

‘Levlâke’ Rivayeti ve Nur-u Muhammedî Meselesi III

 

Ebubekir SİFİL

İmam es-Sübkî’nin konu hakkında söylediklerini bugün tamamlamış olacağız:

“… Bu sebeple Hz. Peygamber (S.A.V.)’in nübüvvet ve risaleti (diğer peygamberlere göre) daha umumî, daha şumullü ve daha büyüktür. O’nun şeriatı, diğer peygamberlerin şeriatlarıyla temel noktalarda ittifak halindedir. Çünkü temel hususlar (peygamberden peygambere ve şeriattan şeriata) değişmez. İhtilafın söz konusu olabileceği fer’î konularda Hz. Peygamber (S.A.V.)’in şeriatının diğerlerine tekaddümü ise ya tahsis veya nesh kabilindendir. Yahut tahsis de nesh de söz konusu değildir; Hz. Peygamber (S.A.V.)’in şeriatı, geçmiş zamanlarda o ümmetlere nispetle peygamberlerinin kendilerine getirdiği şeriattır. Bu (bizim içinde bulunduğumuz) zaman diliminde ve bize nispetle de bu şeriattır. Muhatapların ve zamanların değişmesiyle hükümlerde de değişiklik olur.

Bu açıklama, manası bize gizli kalan iki hadisin beyanını da oluşturur. Bunlardan ilki, ‘Ben bütün insanlara gönderildim’ hadisidir. Bizler bu hadisin, Hz. Peygamber (S.A.V.)’in zamanından kıyamete kadar gelecek olan insanları anlattığını zannederdik. Bu açıklamayla ortaya çıkmış oldu ki, hadisteki ‘bütün insanlar’dan maksat, başından sonuna bütün bir insanlıktır.

Diğeri ise, ‘Âdem (yaratılış sürecinde) ruh ile beden arasındayken ben peygamberdim’ hadisidir. Bizler zannederdik ki, buradaki ‘ben peygamberdim’ ifadesi, Hz. Peygamber (S.A.V.)’in, ‘Allah Teala’nın ilminde’ peygamber olduğunu anlatıyor. Oysa Hz. Peygamber (S.A.V.)’in bu ifadesi, yukarıdan beri açıkladığımız veçhile, bundan daha fazlasını anlatmaktadır.

O’nun bedeninin var edildiği ve kırk yaşına vardığı durum ile bundan önceki zamanlardaki durum arasındaki fark, tebliğe muhatap olanlar ve O’nun sözlerini duymaya/dinlemeye ehliyetleri bakımındandır; yoksa bizzat Hz. Peygamber (S.A.V.)’in kendisi bakımından değildir. O’nun sözlerini duymaya/dinlemeye ehil olsalardı, onlar bakımından da bir fark olmayacaktı.

Hükümler, kimi durumlarda hükme elverişli mahal (hükmün muhatabı, E.S) bakımından, kimi durumlarda da fiil işlemek suretiyle tasarrufta bulunan fail bakımından birtakım şartlara bağlanır. Sadedinde bulunduğumuz meselede hüküm, ona elverişli mahal bakımından şarta bağlanmıştır. O mahal, peygamber tebliğine muhatap olan insanlar, onların, ilahî teklifi/hitabı dinlemeye/duymaya elverişli/hazır olmaları ve Hz. Peygamber (S.A.V.)’in, onlara kendi lisanlarıyla hitap eden mübarek bedenidir. Bunu şöyle bir misalle açıklayabiliriz: Bir kimse, evlilik çağındaki kızı kendisine denk birini bulduğunda onu evlendirmesi için birini vekil tayin eder. Böyle bir tevkil (vekil tayini) sahihtir. Söz konusu kişi, vekil tayin edilmeye ehildir ve vekâleti sabittir. Vekilin tasarrufu, kıza denk birisinin bulunmasıyla hâsıl olacaktır. Böyle bir kişi ise ancak aradan bir müddet geçtikten sonra bulunabilecektir. Bunun böyle olması, ne vekâletin sıhhatine, ne de vekil tayinindeki ehliyete menfi anlamda tesir eder. Vallâhu a’lem.”

“Hakikat-ı Muhammediyye” meselesinin izahında son derece önemli olduğu için İmam es-Sübkî’nin ifadelerini baştan sona aktarmayı uygun buldum. Şimdi Ali el-Karî’nin tespitleriyle konuya devam edeceğiz inşaallah.

İmam es-Sübkî’nin, Ali el-Karî tarafından kısaca ve anlam olarak aktarılan görüşlerini –önemine binaen– kendi ifadeleriyle ve tam olarak aktardıktan sonra Ali el-Karî’nin söylediklerine kaldığımız yerden devam ediyoruz. el-Karî, İmam es-Sübkî’nin, daha önce geçen, “(…) Bu sebeple ahirette bütün peygamberler O’nun sancağı altında toplanacaktır. Bu dünyada da öyledir. İsra gecesi onlara imam olup namaz kıldırmıştır” tarzındaki ifadesini zikrettikten sonra sözlerini şöyle sürdürür:

“Ben derim ki: İmam Fahruddîn er-Râzî’nin, ‘Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkan’ı indirenin şanı yücedir’ ayeti hakkında söyledikleri de bu sözleri teyit etmektedir: ‘(Buradaki ‘âlemler’ ifadesi) melekleri ve diğer varlıkları da kapsamına alır.’ Şöyle der: ‘Abdürrezzâk, Câbir b. Abdillah el-Ensârî (R.A.)’den senetli olarak şöyle rivayet etmiştir: ‘Dedim ki: ‘Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun; bana Allah Teala’nın eşyayı (mahlûkatı) yaratmadan evvel ilk olarak yarattığı şeyi haber ver’ dedim. ‘Ey Câbir’ buyurdu, ‘Allah, eşyayı (mahlukatı) yaratmadan önce, kendi nurundan senin peygamberinin nurunu yarattı. O nur, Allah’ın kudretiyle, Allah’ın dilediği gibi deveran etmeye başladı. O vakit henüz ne Levh (Levh-i Mahfuz) ne Kalem; ne Cennet ne Cehennem; ne melek ne yer ne gök, ne güneş ne ay, ne insan ne cin vardı. Allah, mahlûkatı yaratmayı murat ettiği zaman o nuru 4 parçaya ayırdı. Birinci parçadan Kalem’i, ikinci parçadan Levh (Levh-i Mahfuz)’i, üçüncü parçadan Arş’ı yarattı. Dördüncü parçayı da dört parçaya ayırdı. Birinci parçadan Hamele-i Arş’ı (Arş’ı taşıyan melekleri), ikinci parçadan Kürsi’yi, üçüncü parçadan Cennet ve Cehennem’i yarattı. Sonra bu dördüncü kısmı da dört parçaya ayırdı. Birinci parçadan mü’minlerin gözlerinin nurunu, ikinci parçadan kalplerinin nurunu –ki bu, ‘ma’riifetullah’tır–, üçüncü parçadan dillerinin nurunu yarattı ki bu da ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullâh’ sözünde ifadesini bulan Tevhit’tir…

Ben (Ali el-Karî) derim ki: Yüce Allah’ın şu kavl-i ilahîsi de bu manaya işaret etmektedir: ‘Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun sıfatı, sanki içinde bir çerağ bulunan bir hücredir. O çerağ bir sırça (kandil) içindedir. O sırça (kandil) da sanki bir inci (gibi parıldayan) bir yıldızdır ki, güneşin doğduğu yere de, battığı yere de nispeti olmayan mübarek bir ağaçtan, zeytinden tutuşturulup yakılır. Onun yağı, kendisine bir ateş dokunmasa da, hemen hemen ışık verir. (Bu ışık da) nur üstüne nurdur, Allah kimi dilerse onu nuruna kavuşturur. Allah insanlar için meseller irâd eder. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”

Ulema, Nur-u Muhammedî’den sonra ilk yaratılan şeyin ne olduğu konusunda ihtilaf etmiştir. “Allah Teala, gökleri ve yeri yaratmadan elli bin sene önce mahlûkatın takdiratını tayin buyurdu. O vakit Arş su üzerindeydi” hadisinden hareketle ilk yaratılan şeyin Arş olduğu söylenmiştir. 25/el-Furkân, 1.

Ali el-Karî’nin bu ifadesi, İmam Fahruddîn er-Râzî’den yaptığı alıntının devam ettiğini, ancak arada bazı ifadelerin atlandığını anlatır. Burada alıntılanan ifadeleri İmam er-Râzî’nin et-Tefsîru’l-Kebîr’inde bulamadım. Bir başka eserinde geçiyor olabilir. Abdürrezzâk es-San’ânî’nin el-Musannef’’ine ait olduğu söylenen bu rivayet, bu eserde mevcut değildir. Evet bu eserin baş tarafı kayıptır; henüz bulunamamıştır. Bulunabilmiş olsaydı tahkik etme imkânımız olurdu. İba b. Abdillah b. Mâni’ el-Himyerî tarafından 1425/2005 yılında “el-Cüz’ü’l-Mefkûd mine’l-Cüz’i’l-İvvel mine’l-Musannef” adıyla neşredilen bir çalışma olmuş, ancak bunun “müzevver” (uydurma) bir cüz olduğu, “Meacmû’ fî Keşfi Hakîkati’l-Cüz’i’l-Mefkûd el-Mez’ûm min Musannefi Abdirrezzâk” adlı kolektif çalışmada ortaya konulmuştur.

24/en-Nûr, 35.

Müslim, “Kader”, 16.

Devam edecek.

 

‘Levlâke’ Rivayeti ve Nur-u Muhammedî Meselesi IV

Ebubekir SİFİL

“Bu rivayet şu hususu sarih olarak ifade etmektedir: Takdir (mahlûkatın mukadderatının tayin ve yazılması) Arş’ın yaratılmasından sonra, Kalem’in ilk yaratıldığı esnada vaki olmuştur. Zira Ubâde b. Es-Sâmit (R.A.)’ten Hz. Peygamberin (S.A.V.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: ‘Allah’ın ilk yarattığı şey Kalem’dir. (Kalem’i yaratınca Allah Teala ona) `Yaz’ buyurdu. Kalem, `Ne yazayım?’ dedi. Allah Teala, `Her şeyin miktarını/kaderini yaz’ buyurdu. Bunu et-Tirmizî rivayet etmiş ve sahih olduğunu belirtmiştir.

Ancak Ebû Rezîn el-Ukaylî rivayeti olarak gelen ve İmam Ahmed ve et-Tirmizî tarafından –sahih olduğu belirtilerek– nakledilen bir başka sahih hadiste suyun Arş’tan önce yaratıldığı ifade buyrulmuştur. Yüce Allah’ın, `Arş’ı su üzerindeydi’ kavl-i ilahisinde de bu duruma işaret ve delalet vardır. es-Süddî müteaddit senedlerle şöyle rivayet etmiştir: Allah Teala, sudan önce hiçbir mahluku yaratmamıştır.

Bütün bunlardan da anlaşılacağı gibi, ilk yaratılan şey Nur-u Muhammedî’dir. Ondan sonra su, sonra Arş ve sonra da Kalem yaratılmıştır. İlk yaratılan şey konusunda Hz. Peygamberin (S.A.V.) nurundan başkasının zikredildiği rivayetler de vardır. Yine şöyle rivayet edilmiştir: ‘Allah Teala Âdem’i yarattığı zaman bu nuru onun sırtına koydu. Nur alnında parlıyordu. Sonra Allah Teala onu, mülkünün tahtına kaldırdı ve meleklerinin omuzlarına yükledi. Sonra da melekûtunun harikuladeliklerini seyretmesi için onu semavatta dolandırmalarını emir buyurdu.’

Ca’fer b. Muhammed (İmam Ca’fer es-Sâdık, E.S) şöyle demiştir: O nur, Hz. Âdem’in başında yüz yıl durdu. Bacağında ve ayaklarında yüz yıl durdu. Sonra Allah Teala ona, bütün mahlûkatın isimlerini öğretti. Sonra da meleklere, ona –tıpkı Hz. Yusuf’un kardeşlerinin secdesi gibi– ta’zim ve tahiyye (selamlama) secdesinde –ibadet secdesi değil!– bulunmalarını emir buyurdu. Hakikatte kendisine secde edilen, Allah Teala’dır. Bu durumda Hz. Âdem, kıble mesabesindedir.

İbn Abbâs (R.A.)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu durum, Cuma günü zeval vaktinden ikindi vaktine kadar devam etti. Sonra Allah Teala Hz. Âdem için, sol kaburga kemiklerinden birisinden eşi Havva’yı yarattı. O sırada Hz. Âdem uyuyordu. Ona `Havva’ denmesi, hayat sahibi bir canlıdan yaratılmış olması sebebiyledir. Hz. Âdem (A.S.) uyanıp da onu görünce, ondan dolayı kendisine bir sekinet geldi. Elini ona doğru uzattı. Melekler, `Yavaş ol ey Âdem!’ dediler. Hz. Âdem, `Niçin?’ dedi, Allah Teala onu benim için yarattı?”

“Melekler, “Mehrini verene kadar (ona el süremezsin)” dediler. Âdem, “Onun mehri nedir?” diye sordu; “Muhammed’e üç kere salat-u selam getirmendir” dediler.”

“İbnu’l-Cevzî, Salâtu’l-İhvân adlı kitabında şöyle zikreder: “Hz. Âdem, Hz. Havvâ’ya yaklaşmak isteyince, Havvâ ondan mehir istedi. Bunun üzerine Hz. Âdem, “Ya Rabbi! Ona (mehir olarak) ne vereyim?” dedi. Allah Teala şöyle buyurdu: “Ey Âdem! Habibim Muhammed b. Abdillah’a yirmi kere salat-u selam getir.” Ben (Ali el-Karî) derim ki: Bir önceki rivayetteki “üç salat-u selam” mehr-i mu’accel (mehrin hemen verilen kısmı), sonraki rivayetteki “yirmi salat-u selam” sadak-ı muahhar (mehr-i müeccel/bilahare verilmesi kararlaştırılan mehir) olabilir.

“Ömer b. el-Hattâb (r.a)’dan şöyle rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Âdem (cennetteki yasak ağacın meyvesini yemek suretiyle) hata işleyince , “Ya Rabbi! Muhammed hakkı için beni bağışlamanı diliyorum” dedi. Yüce Allah, “Ey Âdem! Muhammed’i nasıl/nereden bildin? Ben onu henüz yaratmadım!” buyurdu. Âdem şöyle cevap verdi: “Beni elinle yarattığın ve bana ruhundan üflediğin zaman ya Rabbi, başımı kaldırdım ve Arş’ın sütunlarında “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullâh” cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki sen, mahlukatın sana en sevgili olanından başkasını kendi isminin yanına koymazsın.” Allah Teala, “Doğru söyledin ey Âdem” buyurdu, “çünkü O benim için mahlukatın en sevgilisidir O’nun hakkı için benden niyazda bulunmuş olman sebebiyle seni bağışladım. Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım.” Bu hadisi el-Beyhakî, Delâil’inde Abdurrahmân b. Zeyd b. Eslem rivayeti olarak nakletmiş ve “Bu rivayetin naklinde, seneddeki Abdurrahman tek kalmıştır” demiştir. Bu rivayeti el-Hâkim de rivayet ve tashih etmiş; keza et-Taberânî de rivayet etmiş ve sonunda şu ilaveye yer vermiştir: “Ve O, senin soyundan gelecek olan peygamberlerin sonuncusudur.”

“İbn Asâkir’in naklettiği Selmân (r.a) rivayetinde şöyle gelmiştir: “Cibrîl (a.s), Hz. Peygamber (s.av)’e inerek, “Rabbin, “İbrahim’i “halil” edindiysem, seni “habib” edindim. Benim nezdimde senden daha değerli bir varlık yaratmadım. Dünya ve içindekileri, kendilerine senin benim nezdimdeki değer ve mevkiini öğretmek için yarattım. Sen olmasaydın dünyayı yaratmazdım” buyuruyor” dedi.”

Ali el-Karî’nin konuyla ilgili olarak söyledikleri burada sona eriyor. Efendimiz (s.a.v.) ile ilgili diğer şayan-ı dikkat hususlara muttali olmak isteyenler el-Mevridu’r-Revî’ye müracaat etmelidir.

“Levlâke” rivayeti ve “Nur-u Muhammedî” meselesi hakkında şu ana kadar yazdıklarımın, bir kısım okuyucular tarafından “Tasavvuf ehlinin malum asılsız/temelsiz iddiaları” olarak algılandığının/okunduğunun farkındayım. Hemen belirteyim ki, bu algı tarzı, hakikate ulaşmak için araştırma/inceleme yapmanın önündeki en önemli engeldir. Meseleye böyle bakan okuyuculara, biraz daha sabretmelerini tavsiye edeceğim.

el-Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, V. 489. el-Beyhakî’nin bu rivayeti naklettikten sonra söyledikleri tam olarak şöyledir: “Bu rivayetin bu şekilde naklinde Abdurrahmân b. Zeyd b. Eslem tek kalmıştır. Bu zat zayıftır. Vallâhu a’lem.”

el-Hâkim de bu rivayeti bu zat kanalıyla nakletmiştir. Bkz. el-Müstedrek, II, 672.

Devam edecek

‘Levlâke’ Rivayeti ve Nur-u Muhammedî Meselesi IV

 

Ebubekir SİFİL

“Bu rivayet şu hususu sarih olarak ifade etmektedir: Takdir (mahlûkatın mukadderatının tayin ve yazılması) Arş’ın yaratılmasından sonra, Kalem’in ilk yaratıldığı esnada vaki olmuştur. Zira Ubâde b. Es-Sâmit (R.A.)’ten Hz. Peygamberin (S.A.V.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: ‘Allah’ın ilk yarattığı şey Kalem’dir. (Kalem’i yaratınca Allah Teala ona) `Yaz’ buyurdu. Kalem, `Ne yazayım?’ dedi. Allah Teala, `Her şeyin miktarını/kaderini yaz’ buyurdu. Bunu et-Tirmizî rivayet etmiş ve sahih olduğunu belirtmiştir.

Ancak Ebû Rezîn el-Ukaylî rivayeti olarak gelen ve İmam Ahmed ve et-Tirmizî tarafından –sahih olduğu belirtilerek– nakledilen bir başka sahih hadiste suyun Arş’tan önce yaratıldığı ifade buyrulmuştur. Yüce Allah’ın, `Arş’ı su üzerindeydi’ kavl-i ilahisinde de bu duruma işaret ve delalet vardır. es-Süddî müteaddit senedlerle şöyle rivayet etmiştir: Allah Teala, sudan önce hiçbir mahluku yaratmamıştır.

Bütün bunlardan da anlaşılacağı gibi, ilk yaratılan şey Nur-u Muhammedî’dir. Ondan sonra su, sonra Arş ve sonra da Kalem yaratılmıştır. İlk yaratılan şey konusunda Hz. Peygamberin (S.A.V.) nurundan başkasının zikredildiği rivayetler de vardır. Yine şöyle rivayet edilmiştir: ‘Allah Teala Âdem’i yarattığı zaman bu nuru onun sırtına koydu. Nur alnında parlıyordu. Sonra Allah Teala onu, mülkünün tahtına kaldırdı ve meleklerinin omuzlarına yükledi. Sonra da melekûtunun harikuladeliklerini seyretmesi için onu semavatta dolandırmalarını emir buyurdu.’

Ca’fer b. Muhammed (İmam Ca’fer es-Sâdık, E.S) şöyle demiştir: O nur, Hz. Âdem’in başında yüz yıl durdu. Bacağında ve ayaklarında yüz yıl durdu. Sonra Allah Teala ona, bütün mahlûkatın isimlerini öğretti. Sonra da meleklere, ona –tıpkı Hz. Yusuf’un kardeşlerinin secdesi gibi– ta’zim ve tahiyye (selamlama) secdesinde –ibadet secdesi değil!– bulunmalarını emir buyurdu. Hakikatte kendisine secde edilen, Allah Teala’dır. Bu durumda Hz. Âdem, kıble mesabesindedir.

İbn Abbâs (R.A.)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu durum, Cuma günü zeval vaktinden ikindi vaktine kadar devam etti. Sonra Allah Teala Hz. Âdem için, sol kaburga kemiklerinden birisinden eşi Havva’yı yarattı. O sırada Hz. Âdem uyuyordu. Ona `Havva’ denmesi, hayat sahibi bir canlıdan yaratılmış olması sebebiyledir. Hz. Âdem (A.S.) uyanıp da onu görünce, ondan dolayı kendisine bir sekinet geldi. Elini ona doğru uzattı. Melekler, `Yavaş ol ey Âdem!’ dediler. Hz. Âdem, `Niçin?’ dedi, Allah Teala onu benim için yarattı?”

“Melekler, “Mehrini verene kadar (ona el süremezsin)” dediler. Âdem, “Onun mehri nedir?” diye sordu; “Muhammed’e üç kere salat-u selam getirmendir” dediler.”

“İbnu’l-Cevzî, Salâtu’l-İhvân adlı kitabında şöyle zikreder: “Hz. Âdem, Hz. Havvâ’ya yaklaşmak isteyince, Havvâ ondan mehir istedi. Bunun üzerine Hz. Âdem, “Ya Rabbi! Ona (mehir olarak) ne vereyim?” dedi. Allah Teala şöyle buyurdu: “Ey Âdem! Habibim Muhammed b. Abdillah’a yirmi kere salat-u selam getir.” Ben (Ali el-Karî) derim ki: Bir önceki rivayetteki “üç salat-u selam” mehr-i mu’accel (mehrin hemen verilen kısmı), sonraki rivayetteki “yirmi salat-u selam” sadak-ı muahhar (mehr-i müeccel/bilahare verilmesi kararlaştırılan mehir) olabilir.

“Ömer b. el-Hattâb (r.a)’dan şöyle rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Âdem (cennetteki yasak ağacın meyvesini yemek suretiyle) hata işleyince , “Ya Rabbi! Muhammed hakkı için beni bağışlamanı diliyorum” dedi. Yüce Allah, “Ey Âdem! Muhammed’i nasıl/nereden bildin? Ben onu henüz yaratmadım!” buyurdu. Âdem şöyle cevap verdi: “Beni elinle yarattığın ve bana ruhundan üflediğin zaman ya Rabbi, başımı kaldırdım ve Arş’ın sütunlarında “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullâh” cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki sen, mahlukatın sana en sevgili olanından başkasını kendi isminin yanına koymazsın.” Allah Teala, “Doğru söyledin ey Âdem” buyurdu, “çünkü O benim için mahlukatın en sevgilisidir O’nun hakkı için benden niyazda bulunmuş olman sebebiyle seni bağışladım. Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım.” Bu hadisi el-Beyhakî, Delâil’inde Abdurrahmân b. Zeyd b. Eslem rivayeti olarak nakletmiş ve “Bu rivayetin naklinde, seneddeki Abdurrahman tek kalmıştır” demiştir. Bu rivayeti el-Hâkim de rivayet ve tashih etmiş; keza et-Taberânî de rivayet etmiş ve sonunda şu ilaveye yer vermiştir: “Ve O, senin soyundan gelecek olan peygamberlerin sonuncusudur.”

“İbn Asâkir’in naklettiği Selmân (r.a) rivayetinde şöyle gelmiştir: “Cibrîl (a.s), Hz. Peygamber (s.av)’e inerek, “Rabbin, “İbrahim’i “halil” edindiysem, seni “habib” edindim. Benim nezdimde senden daha değerli bir varlık yaratmadım. Dünya ve içindekileri, kendilerine senin benim nezdimdeki değer ve mevkiini öğretmek için yarattım. Sen olmasaydın dünyayı yaratmazdım” buyuruyor” dedi.”

Ali el-Karî’nin konuyla ilgili olarak söyledikleri burada sona eriyor. Efendimiz (s.a.v.) ile ilgili diğer şayan-ı dikkat hususlara muttali olmak isteyenler el-Mevridu’r-Revî’ye müracaat etmelidir.

“Levlâke” rivayeti ve “Nur-u Muhammedî” meselesi hakkında şu ana kadar yazdıklarımın, bir kısım okuyucular tarafından “Tasavvuf ehlinin malum asılsız/temelsiz iddiaları” olarak algılandığının/okunduğunun farkındayım. Hemen belirteyim ki, bu algı tarzı, hakikate ulaşmak için araştırma/inceleme yapmanın önündeki en önemli engeldir. Meseleye böyle bakan okuyuculara, biraz daha sabretmelerini tavsiye edeceğim.

el-Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, V. 489. el-Beyhakî’nin bu rivayeti naklettikten sonra söyledikleri tam olarak şöyledir: “Bu rivayetin bu şekilde naklinde Abdurrahmân b. Zeyd b. Eslem tek kalmıştır. Bu zat zayıftır. Vallâhu a’lem.”

el-Hâkim de bu rivayeti bu zat kanalıyla nakletmiştir. Bkz. el-Müstedrek, II, 672.

Devam edecek

‘Levlâke’ Rivayeti ve Nur-u Muhammedî Meselesi VI

 

Ebubekir SİFİL

“… Bu söz (Allah Teala âlemi Hz. Peygamberin hürmetine/O’nun için yarattığını söylemek, E.S), ‘Göklerde ve yerde olanları sizin emrinize musahhar kılmıştır.’ ‘Emriyle denizde yürümesi için size gemileri musahhar kıldı ve nehirleri de sizin hizmetinize verdi.’ ‘Adetleri üzere hareket eden güneşi ve ayı size musahhar kıldı ve geceyi ve gündüzü sizin emrinize verdi. Ve istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi; öyle ki, Allah’ın nimetini saysanız, bitiremezsiniz’  gibi mahlûkatın Âdemoğulları için yaratıldığını ifade eden ayetlerde anlatılan durum gibi açıklanabilir. Malumdur ki, bunlarda, zikredilen hikmetlerden/sebeplerden başka, büyük, hatta onlardan daha büyük hikmetler de vardır. Bu ayetlerde ise, Âdemoğlunun zikredilen mahlûkattaki menfaati ve ona nimet olarak veriliş veçhi dikkate sunulmuştur.

Herhangi bir şey hakkında ‘şunun için yaptı’ denildiğinde, bu, o işte başka bir hikmet bulunmamasını gerektirmez. Aynı şekilde, ‘Şu olmasaydı, bu yaratılmazdı’ şeklindeki söz de, o konuda başka büyük hikmetler bulunmamasını icap ettirmez. Aksine bu söz şunu söylemeyi gerektirir: Hz. Muhammed (S.A.V.) Âdemoğullarının salihlerinin en efdali olduğuna ve O’nun yaratılışı arzu edilen bir gaye, son derece büyük bir hikmet ve diğerlerinden daha büyük bir maksat olduğuna göre, hilkatin tamamlığı ve kemalin nihayeti de Hz. Muhammed (S.A.V.) ile olacaktır. (…)

O (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: ‘Âdem (yaratılış sürecinde) balçığı içinde (balçık halinde) yeryüzüne atıldığı zaman (balcık halindeyken ve kendisine henüz ruh üflenmemişken) ben Allah Teala katında peygamberlerin sonuncusu olarak yazılmıştım.’  Yani benim peygamberliğim, Âdem (A.S.) yaratıldığında kendisine ruh üflenmeden önce yazıldı ve izhar edildi. Bu, tıpkı Allah Teala’nın, cenin anne karnındayken onun rızkını, ecelini, amelini, bedbaht mı olacağını bahtiyar mı olacağını henüz kendisine ruh üflenmeden yazması gibidir. İnsan mahlûkatın hatemi ve sonuncusu olduğuna ve mahlûkatın özelliklerine bünyesinde toplayan varlık olduğuna göre, insanın üstünü, mutlak anlamda mahlûkatın da üstünüdür. (İnsanın diğer mahlûkatın özü ve en üstünü olması gibi) Hz. Muhammed (S.A.V.) de bu varlığın (insanın) en üstünü, bu değirmen taşının mili ve varlıklar toplamının aksamı olduğuna göre, mahlûkatta gayelerin gayesi mesabesindedir. Bu itibarla, ‘Bütün mevcudat O’nun için/hürmetine yaratılmıştır; O olmasaydı kâinat yaratılmazdı’ dense inkâr olunmaz…”

Bir önceki yazıdan devam eden bu sözlerin kime ait olduğunu sizin tahminlerinize bırakacağım.

Yazının bu son yazısında muhtemel bir itiraza kısaca değineyim:

Denebilir ki: “Kur’an’da Efendimizin (S.A.V.), kendisine vahiy gelmeden önce, ‘Kitap nedir, iman nedir bilmediği’ , ‘yolunu şaşırmış bir halde olduğu’  haber verilmektedir. Bu ve benzeri nasslar, Efendimizin (S.A.V.) ‘peygamberlik’ vasfını ancak 40 yaşında haiz olabildiğini açık biçimde göstermektedir. Eğer Efendimiz (S.A.V.), Hz. Âdem’e (A.S.) henüz ruh üfürülmeden önce peygamber olmuş olsaydı, Kur’an tarafından bu şekilde zikredilmesi söz konusu olmazdı. Bu durumda O’nun Hz. Âdem (A.S.) yaratılış sürecini tamamlamadan önce peygamber olduğunu söylemek mümkün değildir.”

Bu itiraza şöyle mukabele ederiz: Nur-u Muhammedî meselesini kabul edenler, Efendimizin (S.A.V.) kâinat yaratılmadan önce bildiğimiz anlamda peygamberliğin bütün vasıflarını üzerinde taşıyacak şekilde peygamber olduğunu ileri sürmüyor. O aşamada Efendimizin (S.A.V.) “hakikati”nin var olduğunu söylüyor. Esasen yaratılışın o aşamasında henüz kendisine peygamber gönderilecek muhatap mevcut olmadığı için bildiğimiz anlamda “peygamberlik” de söz konusu olmayacaktır tabii olarak.

Bu itibarla o aşamada “vahiy alan ve bu vahyi muhataplarına tebliğ eden” Muhammed b. Abdillah’dan (S.A.V.) değil, O’nun “hakikatinden” söz edilmektedir. Efendimizin (S.A.V.) ruh ve beden olarak, Muhammed b. Abdillah olarak peygamberlik misyonu ancak dünyayı teşrifinin üzerinden 40 yıl geçtikten sonra söz konusu olacaktır.

Meseleyi bir başka açıdan şöyle izah edebiliriz: Hiç birimiz “Elestü bi Rabbikum?” sorusuna muhatap olduğumuzu ve bu soruya “belâ/evet” cevabı verdiğimizi hatırlamıyoruz. Oysa Kur’an’da bu meselenin zikrediliş tarzı son derece enteresandır: “Hani Rabbin: Âdemoğullarının bellerinden zürriyyetlerini almış, onları nefislerine karşı şahit tutarak, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim’ diye işhad etmiş, onlar da ‘evet’ demişlerdi, ‘şâhidiz’. Kıyamet günü, ‘Bizim bundan haberimiz yoktu’ demeyesiniz!”

Burada soy-sop sahibi her insandan alınan “misak”tan söz edilmektedir. Bu misak, biz, ruh ve bedenden müteşekkil “insan”lar olduğumuz halde mi bizden alındı? Buna “evet” demek mümkün değil. Zira her birimiz bu dünyaya birer ana-baba vesilesiyle geldik. Dünyaya ilk geldiğimizde mükellef bile değildik. Bebeklik ve çocukluk çağlarından geçerek mükellef olduğumuz yaşlara geldik. O halde soralım: “Elest bezmi”nde “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusunun muhataplarının ontolojik varlıkları hakkında ne söyleyebiliriz? Üstelik orada verdiğimiz ve dahi hiç birimizin hatırlamadığı o ahit, bu dünyada inkâr üzere yaşayanlar için kıyamet günü aleyhde bir “hüccet” olacak. Hakikat-ı Muhammediye meselesini peşinen reddedenler öncelikle “Elest bezminde, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ sorusuna, ‘Belâ/evet’ cevabını verenler kimlerdi?” sorusunun tatminkâr bir cevabını vermek durumundadırlar. Özellikle de ruhların bedenlerden sonra yaratıldığını söyleyen İbnu’l-Kayyım’ı ve hocası İbn Teymiyye’yi takliden Hakikat-ı Muhammediyye meselesinde peşinci red tavrı takınanlar için bu ilmî bir mecburiyettir.

Sonuç olarak deriz ki: Meseleye önyargıyla reddetmek üzere değil, “anlamak için” bakıldığında “Levlâke” rivayetinin de “Nur-u Muhammedî” meselesinin de makul izahı mümkündür; hatta böyle izah etmek nassların gereği olarak görülmelidir.

Vallahu a’lem.

31/Lokmân, 20.

14/İbrâhîm, 32.

14/İbrâhîm, 33.

Hadisin buradakine yakın lafızlarla rivayeti için bkz. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 127-8.

42/eş-Şûrâ, 52, 93/ed-Duhâ, 7, 7/el-A’râf, 172.

 

 

Ebubekir SİFİL

Okul Zil Programı

yilsoftzil

9786059223690
logo5

Esma-ül Hüsna

Ziyaretçi İstatistikleri

Bugün56
Dün301
Bu hafta1359
Bu ay4944
Hepsi789276